Logom

H.Nihal Atsız’ın Dine Bakışı

Hüseyin Nihal Atsız

 

ATSIZ’IN DİNİ İNANCI
Hüseyin Nihal Atsız, kabul edilen bir deisttir.

Onun Müslüman olduğu iddialarına karşı yazılan üç yazıyı burada paylaşmakta yarar vardır.
Birinci Yazı
Hüseyin Nihal Atsız’ın Türkçü olduğunu bilmeyen yoktur.Yalnız, kimi kişilerin hemfikir olunan inançları olduğu kadar, bilinmeyen ve görüş ayrılığına düşülen inançları da vardır.Nihal Atsız da bunlardan biridir.
Türkçü olduğu herkesçe bilinmesine karşın, dini inancı her zaman tartışma konusu edilmiş; ülkücülerin  “ cami içinde vaaz dinlerken ”  diye yayınladıkları montaj resme Türkçü kesim büyük tepki göstermiştir.
Atsız’ı sevmeyen ve pek de tanımayan bir öbek de onun ateist olduğunu iddia eder. Ateistlik konusunda Atsız’ın görüşleri kesindir.  “ Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir ” adlı yazsında şöyle diyor:
“Türkçüler ,Tanrı ’yı bir tarafa atmamıştır. Atmaz da. “Tanrı Türk’ü Korusun” sözü Türkçülerin sloganıdır. Tanrı, insan zekâ ve idrakinin kavrayamayacağı yükseklikte olduğu için ikide bir onu ortaya sürerek, üzerinde kırıcı tartışmalar yapmanın aleyhindeyiz.”
Aynı Atsız’ın Müslüman olduğu iddialarına karşın, yine Atsız’ın dilinden ve aynı makalesinden yanıt vermek gerekir.
“İslamiyet Türkler sayesinde yaşadı ve yükseldi.  İslamiyet Türkleri değil, Türkler İslamiyeti yüceltti. Biz İslam olmadan önce de büyüktük.  Keramet İslamiyet te olsaydı her Müslüman millet yükselirdi.”
İslam düşüncesinde sömürgecilik vardır. Ülkeler fethetmek, bu ülkeyi haraca bağlamak sömürmekten başka bir şey olmadığı gibi bütün beşeriyet de tek ümmet değildir. Peygamber “ümmetim” diyerek yalnız Müslümanları kastetmektedir ve İslam geleneğine göre mahşerde yalnız kendi ümmeti için şefaat edecektir. Herhalde Lenin’in cennete girmesi için Tanrıya ricada bulunmayacaktır ama Pasteur veya Koch’la Hasan Bağcı arasında tercih yapmak durumuna düşse ilk iki gavuru seçeceği muhakkaktır.
Bugünün din bilgileri artık dini başka türlü açıklıyor ve Tanrı’nın bazı kimselerin yani peygamberlerin gönlüne vahiy yoluyla ilhamlarda bulunduğunu kabul ediyorlar. Din kitaplarındaki tarihi ve ilmi yanlışları da ilhamı alanın insan olmasıyla tevil ediyorlar. Zaten böyle olmasaydı din kitapları insanlığın sonuna kadar değişmeyecek hakikatlerle dolu olur, insanlığın geleceğini ve geleceğindeki tehlikeleri açıklar ve mesela zararı nispeten az olan alkol haram edilirken ondan on kat tehlikeli olan tütün ve hele eroin hakkında sükût edilmezdi. Tanrı günün birinde insanların tütünü ve eroini bulup kullanacaklarını, bunun büyük bir felaket olduğunu bilmiyor muydu? Milyarlarca yıl sonraki kıyamet haber verildi de neden birkaç yüzyıl sonra ki zehirlerden söz edilmedi? Çünkü din, ilahi ilhamla olsa bile sosyal bir müessesedir ve her peygamber de nihayet kendi bilgisi ve görgüsü kadar düzen ve yasak koymuştur. Kumar, içki ve her türlü fuhuşla yozlaşmış, karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed’in başka türlü davranmasına imkân yoktu. Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte âlemde köşkler, Kevserler yiyecekler, güzel huri kızları vaad edecekti.
Yobazlara göre Tanrı, insanların ne yolda hareket edeceklerini, daha kâinatı yaratmadan önce tespit etmiştir. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da yazılıdır ( bu yazıların dili de herhalde Arapça olacaktır ), o halde insanları cezalandırma neye? mademki insanlar Tanrı’nın iradesiyle suç işliyorlar, akılları, fikirleri, iradeleri Tanrı’nın ezeli kararı karşısında bir işe yaramıyor, ceza neden?
Peygamberin, çevresindeki ahlak bozukluğunu görerek çareler aradığını, tedbir düşünmek için dağlara çekilip insanlardan uzakta yaşadığını ve ta eski Mısır’dan gelerek Yahudiler’e geçen “tek Tanrı” fikrini akıl ve duygusuyla kabul ederek Arap putçuluğuna karşı çıktığını görüp anlamak için yobaz olmaya, bir takım masallara inanmaya, eski Sümer’den ve Mısır’dan gelip Yahudiler aracılığı ile öteki milletlere geçen inançları ilahi hakikat diye kabul etmeye lüzum yoktur.  Hele Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.
Peygamberler de insandır. İnsan oldukları için hataları vardır. İsa aleyhinde Batıda hayli eserler yayınlanmıştır. Muhammed’in de peygamber olmadan önce Kureyş putlarına kurban kestiği ve Halife Ömer’in amcazadesi Zeyd’in kendisini bundan men ettiği hakkında İbni- İshak’ın siyer parçalarında bir kayıt bulunduğu gibi (bak: İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, cilt I. s. 126) Peygamber olduktan sonraki “Garanik” meselesi de bütün İslam âleminde meşhurdur ve tevil olarak “Şeytan, peygamberin içine girerek onun adına öyle konuştu” demek gibi çocukça bir tevile başvurulmuştur. Peki, şeytan bu karganmışlığı  yaparken “âlim” (= her şeyi bilen), basir (= her şeyi gören) ve habir (= her şeyden haberi olan) Tanrı ne yapıyordu? görülüyor ki saçma sapan tevillerle beşeri zaafları örtbas etmeye imkân yoktur.
Bunları anlatmamım sebebi şudur: Tanrı insan idraki dışındadır. Kur’an, Muhammed’in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve ant verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı’dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed’in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.
Kur’an “âlemlerin sahibi olan Tanrı’ya hamd ederim” diye başlamaktadır. Belli ki bu söz de Muhammed’indir. Çünkü Tanrı, kendi kendisine hamd etmez. Müfessirler her ne kadar Tanrı “böyle diyin” demek istemiştir yolunda tevillere geçmişlerse de Kur’anın sonundaki küçük sürelerde olduğu gibi, sürenin başına bir “söyle, de ki” hitabını eklemeyi Tanrı düşünmez miydi?
Muhammed’in yirmi küsur yıl süren peygamberliği sırasında bazı ayetlerin mensuh olduğu yani hükümden düştüğü malumdur. Demek ki yirmi yılda bile hayattaki bazı değişiklikler Tanrı buyruklarını değiştiriyor, Tanrı eski buyruklarını hükümsüz sayarak yenilerini gönderiyor. Peki, hayatın geç ve güç değiştiğini 14 asır önceki zamanların 20 yılında bile ihtiyaçlar ve hükümler değişirken gelişmenin çok hızlandığı daha sonraki 14 asırda değişecek hiçbir şey olmadı mı?
Atsız’dan bu kadar fazla ve geniş alıntılar yapmamın nedeni, onun dini inancını özgürce ve sorgulayarak açıkladığı bu makalesini okumamış olanların bu yazı vesilesiyle görüşlerine erişebilmesidir. Ateist, agnostik, teist ve deist sitelerin bugün hala ilham alarak yayınladıkları ve o zaman Atsız’ın Hasan Bağcı’ya sorduğu bu soruları Atsız’a Müslüman diyenlerin görmemesi olanaksızdır.
Tümü Müslümanlarca “küfür” sayılabilecek bu makalenin, 1970 yılında yazılmış olması, tıpkı bugünleri görerek yazdığı “Nurculuk Denen Sayıklama” makalesi gibi bugün dahi belirli bir kesim tarafından kaynak olarak kullanılması Atsız’ın ileri görüşlü zekasının ispatından ve onun İslam dışı bir kişi olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir.

İkinci Yazı
İlk bölümde, Nihal Atsız’ın “ Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir ” adlı makalesinden din ve İslam ile ilgili bölümleri almıştık. Bu bölümde ise, onun diğer makalelerinden, kitaplarından ve şiirlerinden örnekler vermeyi sürdüreceğiz.
Atsız’ın dilinden din hakkındaki görüşlerini dinlemeye devam ediyoruz.
“İslam Birliği Kuruntusu” adlı eserinin girişinde Atsız, İslam’ın ortaya çıkış nedenlerini değerlendiriyor.
“Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.
Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.
Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.”
Makalesinin ilerleyen bölümlerinde Atsız, İslam Birliği davasını güdenleri ağır bir dille eleştiriyor ve onların görüşlerini sıraladıktan sonra kendi görüşlerini belirtiyordu.
“Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atila, Çengiz, Hülegü kafirdir.
Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b…
İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandan beri Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?
Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar?
Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “ Beni Kelb ” yani “ İtoğullarıdır”
Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.”
Bu görüşlerinden sonra Atsız, Türklüğün yükselmesinin Müslümanlık sayesinde olmadığını, aksine Müslümanlığın Türkler sayesinde yükseldiğini “Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.” cümlesiyle belirtiyor.
Atsız’ın kendi yaşamını değiştirerek ele aldığı “Ruh Adam” adlı eserinde, Tanrı ile konuşan Selim Pusat karakteri, Tanrı’ya şöyle seslenmektedir.
“Ben kimseye kötülük etmedim. Kimse hakkında kötü düşünce beslemedim. Ümitleri kırılmış bir insan olarak avunmayı içkide ve bir güzeli düşünmede buldum.
İçki fena ise üzümü neden yarattınız? Üzümden içki yapılacağını neden Levh-i Mahfuz’ a yazdın? Son peygamberin arkadaşları namaz kılarken ayetleri yanlış okumasaydı içki yasaklanacak mıydı? Çöldeki Bedevi ile bir kurmay subayın içmesi aynı mıdır? Biri sarhoş olunca her türlü herzeyi söyleyebilir. Öteki sarhoşluğun son merhalesinde bile temkinli ve iradelidir. Küçük bir kızı sevmek günahsa, son peygamber, Ayşe’yi neden sevdi de aldı? Tanrı adaletinin yürüdüğü bu mahkemede de böyle haksızlıklar yapılacaksa beni cehennemin en kötü yerine atın. Atın ki, tek içimde insanlığın erdemine ait son kırıntılar da yok olup gitmesin.” “Atsız Müslüman olarak tanımlanamazdı ama Şamanist de değildi.
Onun bu mevzûdaki konumunu bence en iyi ‘lá-dînî’ olarak tavsîf etmek yerinde olur. Evet, ‘Semávî Dinler’le pek başı hoş değildi ama ‘tanrıtanımaz/ateist’ de değildi.
Káinátı yaratan bir güce inansa da bu gücün káinátı yarattıktan sonra ‘olaylar’a müdáhale etdiğine inanmazdı. “
“Buyursunlar … Bizim için savaş düğündür
Din arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür”
Üçüncü Yazı
Hüseyin Nihal Atsız’ın dine bakış açısını ele aldığım “Atsız’ın Dini İnancı” yazılarım gerektiği ilgiyi gördü. Onaylayanlar ve kutlayanların dışında eleştiri yapanlar da oldu.
Atsız’ın dinle ilgili olumlu sözlerini bana buyurarak, Atsız’ın Müslüman olduğunu iddia ettiler. Bu yüzden dini inanç konusunda üçüncü yazıyı yazmak şart oldu.
Kimsenin dini elbette ki kimseyi ilgilendirmez. Ayette de söylendiği gibi “Senin dini sana benim dinim de banadır”. Fakat burada söz konusu olan kişi, belli kitleleri peşinden sürükleyen birisi olunca ve o kişinin dini inancı montaj resimlerle yanlış olarak anlatılıyorsa bunun aksini ispat etmek boynumuzun borcu olacaktır.
Daha önce Atatürk’ün dini inancını incelediğim makalemde şöyle demiştim. “İslamı bir kere reddedersen daha önce yaptığın tüm ameller ve sözler hükmünü yitirir.
Her olguda en son söylenen söz geçerlidir. “ Bu kural Atatürk’te, Atsız’da her Müslüman’da geçerlidir. Kişi on yaşındayken “Müslümanım” der otuz yaşına geldiğinde ise “Ben Müslüman değilim” derse ne olacaktır? Doğaldır ki en son söylediği söz, onun son düşüncesi olacaktır ve o kişi Müslüman değildir. Daha önce söylediği sözler onu bağlamaz.
Mustafa Kemal Atatürk’ü halka tanıtırken fazlaca kullanılan bu çarpıtma, ne yazık ki artık Nihal Atsız’da da kullanılıyor ve onun “Türkçülüğün Önemli Meseleri” adlı makalesinde dinle ilgili olumlu beyanları inatla servis ediliyor.
Nihal Atsız bu makalesinde ne diyordu:
 “Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüz bin şaman, birkaç yüz bin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır.
Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır.
Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.
Öyle görünüyor ki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.
Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.” (18 Ocak 1952)
Bu makalenin tarih bölümünü özellikle koydum. Çünkü Nihal Atsız’ın dini inancını en çok dışa vurduğu makale olan “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” makalesidir ve o makale 1970 yılında yazılmıştır.
Yani, “Türkçülüğün Önemli Meseleleri”nden on sekiz yıl sonra…
Kişinin son dediği önemlidir. Son söylenen söz geçerlidir. İlk makaledeki sözler mensuh olmuş, daha önceki yazılarımda da paylaştığım dinle ilgili olumsuz beyanları nasih olmuştur. Refet Körüklü’nün Atsız hakkında yaptığı “Müslüman” yakıştırması da ona mahsustur ve kanıt olarak sunulamaz. Ancak yine de belirtmekte yarar görüyorum;  Körüklü’nün anlattığı ve Atsız’ın “İslam’ı güzel, Müslüman Türk’ü örnek göstermeliyiz” dediğini iddia ettiği olay da 1963 yılında geçmektedir. Yani “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir”den sekiz yıl önce… Böyle konularda bir gün bile önem arz etmektedir.
Nihal Atsız’ın Türklük ve Türkçülük hakkındaki düşüncelerini anlatmayı her zaman dini inancını anlatmaya yeğlerim. Türkçülüğün Esasları’nı makaleleriyle, sözleriyle ve yaptıklarıyla adeta yeniden yazan Atsız, her zaman yüreklerdedir. İsmi Hiçbir zaman silinmeyecektir. Müslüman olan Türk kardeşlerimizin de olmayanların da böyle düşünmesi ve onu olduğu gibi kabullenip yüreklerde hak ettiği tahta oturtması gerekmektedir.

Kağan Bahadır
____________________________________________________________________________________________________________

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>