Logom

Tag Archives: viking

İskandinavların Türk Ataları

İsveç Södermanland da Türk Yazıtı

İsveç Södermanland da Türk Yazıtı

 

“ Bizim atalarımız Oden’in yoldaşları Türklerdir. Bu konuda elimizde yeterli belge var. Onları Traklar ya da Getler olarak göstermek isteyenler var. Eleştirme gereği duymuyorum. Benim vardığım sonuçlar değişmiyor. Çünkü bunlar da aslında Türklerle bir serüveni olan halklardır. Liderlerimiz rahatlıkla, atalarımızı Türkler ve Göçerler olarak gösteriyorlar. ”

Prof. Sven Lagerbring
Göl, Türkçe, “dört yanı ka­ra ile çevrili su birikintisi” anlamına gelen bir söz­cük, İsveççede de aynı ama eski bir sözcük. Gü­nümüzde artık daha çok “sjö” sözcüğü kullanılıyor.

İsveç’in Lund Üniversitesi profesörle­rinden Olof Hellqvist’in 1929 yılında yazdığı 1100 sayfalık Det Svenska Ordförrådets Ålder och Ursprung ( İsveççe Kelime Haznesinin Yaşı ve Kaynağı ) isimli kita­bına bakıyoruz. “Göl” için, “Eski Kuzeyce ( Urnordiska ) kaynaklı yalnız İsveççe bir sözcük” diyor.(2)

İsveç Dil Geliştirme Enstitüsü ( Institutet för svensk språkvård ) Başkanı Pro­fesör Gösta Bergman İsveç Dil Tarihi isimli kitabında, İskandinavya’da öncele­ri aynı dilin konuşulduğunu ama 600′lü yıllardan sonra ve esas olarak da 1000′li yıllardan sonra Danca, İsveççe, Norveççe, İzlandaca dillerinin ayrıştığını söylü­yor. İşte bu ortak dile Urnordiska deniyor.(3)

Bugün de İskandinav halkları iyi kötü birbirlerini anlayabiliyorlar. Araların­da yaptıkları konferansları “İskandinavca ( Skandinaviska )” adı altında yapmaya özen gösteriyorlar. 2008 yılında Kuzey Konseyi ( Nordiska Rådet ) İngilizceye karşı “ İskandinaviska ”yı koruma ve ortak dil yapma yolunda çalışma kararı aldı (darısı Türkçe konuşan halkların başı­na).

Yine Prof. Olof Hellqvist’in 1993 yılın­da yayımlanmış olan iki ciltlik İsveççe Etimoloji Sözlüğü’ne ( Svensk Etymologisk Ordbok ) bakıyoruz. “ Göl ” sözcüğü­nün Eski Kuzeyce ( Urnordiska ) “ guljö, gjöl ” sözcüğünden geldiğini yazıyor, İz­landaca “ gil ”, Norveççe “ gyl, gjöl ”, Fince “ kulju ” olduğunu belirtiyor. Ayrıca İskan­dinavya’da bu sözcükten türeyen yer ad­ları belirtilmiş: Göljahult, Gölyaryd, Göljemåla, Gölinge…(4)

Prof. Hellqvist, Urnordiska kökenli İsveç sözcüğü dediği “göl”ün ta Çin’de yaşayan Uygurların da kullandığı Türkçe bir sözcük olduğunu bilmiyor. Lund Üni­versitesi Tarih Enstitüsü’nün ilk tarih pro­fesörü Sven Lagerbring’in 1764 yılında yazdığı İsveççe Türkçe Dilleri Arasında Benzerlikler kitabından da haberi yok. Olsaydı, Prof. Lagerbring’in yalnız “ göl ” sözcüğünü değil, İsveççe’deki iki yüzden fazla Türkçe sözcüğü ortaya koyduğunu bilebilirdi. Peki nasıl oluyor da Orta As­ya’da konuşulan “ göl ” ve diğer Türkçe sözcükler 2000 yıl öncesinin Eski Kuzey­ce ( Urnordiska ) denen dilinde bulunabili­yor ?

Yanıtı eski İskandinav kaynaklarında arayacağız.

İsveç’in ilk tarih Profesörü Sven Lagerbring (1707-1787): “ Ata­larımız Türklerdir. ”

İsveçlilerin ve daha da genişleterek İskandinavların Türk olduğunu söyleye­ne kuşkuyla bakılacağı açıktır.
O neden­le önce bunu söyleyen insanı tanıyalım.

 

Profesör Sven Lagerbring kimdir ?

1707 Güney İsveç’te Sven Bring ola­rak doğdu. Lund Üniversitesi’nde okudu. 1741′de Lund Akademisi sekreteri, 1742′de tarih profesörü oldu. 1748, 1755 ve 1769 yıllarında Lund Üniversitesi rektörlüğünü yürüttü. 1764 yılında küçük Bref till Cancellie Rådet och Råddaren Herr Joh. Ihre om Svenska och Turkiska Språkens Likhet ( İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri Hakkında Müsteşar ve Şö­valye Bay Johan Ihre’ye Mektup ) kitapçığını yazdı. Bu kitabı yazmasından beş yıl sonra 1769′da kendisine asalet verildi. Artık hem müsteşar hem şövalye idi. Soyadına bir de “ Lager ” eklendi. “ Lagerb­ring ” oldu.

Lagerbring tanınmış, saygın bir tarih­çidir. İsveç tarihi alanında modern eleşti­rel tarih araştırmasının babası sayılır. İs­veç Lund Üniversitesi Tarih Enstitüsü’nün ilk tarih profesörüdür ve o neden­le Enstitü’nün logosunda onun bir resmi vardır. Üniversite bahçesinde büstü diki­lidir, salonlarında tabloları asılıdır. 24 Şu­bat 2007 tarihinde doğumunun 300. yılı Lund, Uppsala ve Stockholm’de kutlandı. Pek çok konuda seminerler, konferanslar düzenlendi. 300. doğum günü kutlama programı için hazırlanmış bir tanıtmada şu sözcükler göze çarpıyordu: “ Günü­müzde, kaynaklara eleştirel yaklaşmak ve gerçekleri aramak, istenen sonuçlara hizmet etmeye yönelik, değişik bir içerik kazandı. Lagerbring için ise, sonucu ne olursa olsun gerçeğin kendisi önemliydi. Tarih güvenilir olmalıydı. Aynı zamanda da insanı insan yapacak öğretileri elden ele ulaştırmak gerekliydi. ”

Prof. Sven Lagerbring’in en önemli ese­ri dört ciltlik İsveç imparatorluğu Tarihi’dir. En Eski Zamanlardan Bugüne Svea İmparatorluğu Tarihi ( Swea Rikes Historia från de åldsta tider till nårvarande ) adlı 4 ciltlik bu tarih kitabını 1769-1783 yılları arasında yazıp yayımlamış­tır. Her biri en az altı yüz küsur sayfa olan bu kitaplarıyla ancak 1460 yılına dek ge­lebilmiştir. Beşinci cildi bitirmesine ise ya­şamı yetmemiştir. Profesör Sven Lagerb­ring 1787 yılında ölmüştür. 1467 yılına dek gelebildiği seksen sayfalık bölüm ölümünden çok sonra 1907 yılında yayınlanabilmiştir.

Lagerbring tarih kitabının birinci cildinde 1060 yılına dek Oden ve onun ha­nedanlığı olan Ynglinge krallarının hü­küm sürdüğü Viking tarihini anlatmakta­dır. Buradaki en önemli dayanağı İzlan­dalı siyasetçi, tarihçi, yazar Snorre Sturlesson’un, Edda adı altında topladığı İskandinav mitolojisi, söylenceleri, masal­ları ve destanlarıdır. Kitabının girişinde bunların güvenilirliğini sorgulamış, kendinden önceki değişik yerli yabancı tarih­çilerin verdiği ve Sturlesson’un anlattıkla­rıyla çakışan bilgiler ışığında bunların güvenilir olduğu sonucuna varmıştır. Hem Sturlesson’a ve hem de Lagerbring’e göre Oden ve halkı Türkler ve As­yalılardır.

İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri Hakkında Müsteşar ve Şövalye Bay Jo­han Ihre’ye Mektup kitabını, tarih kitabını yazmadan 5 yıl önce yazmış ve Oden ve yanındakilerin Türk olduklarını Snorre Sturlesson’un yazılarına, Kuzey söylencelerine, masallarına ve destanlarına da­yanarak kanıtlamak istemiştir. Daha da ileri giderek İsveççe ile Türkçe arasında­ki benzerlikleri incelemiştir. Kitapçık Jo­han Ihre’den görüş bildirmesi ricası ile son bulmaktadır. En son bir notta da ya­zar, Grekçe ve Şark dilleri profesörü Sven Johan Munthe’ye de başvurduğu­nu ve dillerin tür ve yapılarıyla ilgili konu­larda doğrulandığını ekliyor.(5)

2007 yılında yapılan doğumunun 300. yılı kutlamalarında bu konuya hiç değinilmemiştir. Sanki bu kitap hiç tanın­mamakta, bilinmemektedir. Ya da o ko­nuda susulmaktadır.

Lund Üniversitesi Tarih Enstitüsü’ne bu konuda herhangi bir çalışma olup ol­madığını sordum. Yoktu. Prof. Johan Ihre’nin tüm eserlerinin, mektup ve yazı­larının arşivlendiği Uppsala Üniversitesi El Yazma Eserler ve Müzik Bölümü’nün görevlilerinden Håkan Hallberg’in verdiği yanıt ise şöyleydi: “ Ihre bu mektuba 17 Aralık 1764′te yanıt vermiştir. Burada bazı dil konularının tartışıldığı sanılmak­tadır. Aradığınız mektup bu olsa gerek. Ama ne yazık ki bu mektup kaybolmuş. Dostça selamlar. ”

 

Prof. Johan Ihre

Zamanın en saygın kökenbilim ( etimoloji ) profesörü ve İsveç Bilim Akademisi üyesi olan Johan Ihre’nin, kendisine mektup yazan Prof. Sven Lagerbring’e ne yanıt verdiğini -en azından şimdilik- bilemeyeceğiz. Ancak Ihre’nin de daha sonra, 1772 yılında Prof. Sven Lagerbring’e mektup şeklinde yazmış olduğu bir kitapçık var: Bref Till Herr Cancellie Rådet Sven Lagerbring Rörande Then Isländska Edda ( İzlanda Edda’sı Hakkında Müsteşar ve Şövalye Bay Sven Lagerbring’e Mektup ). 43 sayfalık bir kitapçık. Çünkü o da Sven Lagerbring gibi İsveççenin Oden tarafından Kuzey’e getirildi­ğine inanıyordu. Ihre bu mektup/kitapçık­ta İzlandalı siyasetçi, tarihçi, yazar Snorre Sturlesson’un toplayıp kaleme aldığı Edda hakkında görüşlerini açıklıyor. De­ğişik yerlerde ve zamanlarda yapılan çe­viri ve baskıları, anlatılan öyküleri değişik kaynaklarla karşılaştırıp doğru ve yanlış bulduğu noktalar üzerinde duruyor. Bunların sonucunda Edda’yı tarihi bir belge değil, edebi bir eser olarak ele alıyor. Bi­rinci bölümde İzlanda şiirinin nasıl yazılacağının gösterildiğini, ikinci bölümde İz­landa ozanlarının hangi konuları işlediğini, şimdiye dek İsveççeye çevrilmemiş olan üçüncü bölümde ise harfler hakkın­da çok ilginç bilgiler verildiğini söylüyor.

Bu 43 sayfalık kitapçıkta Prof. Johan Ihre’nin şu kısa ama önemli bir tümcesi dikkat çekiyor: “ Odin’in ve bizim ataları­mızın aynı yerden geldiklerine emi­nim. ” (6)

 

Odin Türktür ve Türkiye’den geldi

Prof. Sven Lagerbring şöyle diyor: Eski masallarımızda eski İsveççenin Odin ( Oden, Woden ) tarafından getirildi­ği anlatılır. Oden, Herwarar masalının bi­rinci bölümünde Tirkiar ( Türkler ) ve Asiemaen ( Asyalılar, Asyalı adamlar ) olarak tanıtılan büyük bir kitlenin önderiydi. Are Frode de aynı öyküden bahseder. Bura­da açıkladığı akraba ağacında, Oden’in oğlunun adının Yngve Tirkia Kongr olduğunu söyler, Sturlesson’un, Ynglinge ma­salı 5. bölümünde, Odin’in, çok mülkünün bulunduğunu açıkladığını ve Tyrkland’dan ( Türkiya – Türkiye ) yolculu­ğunu ayrıntılarıyla anlatır. Türkler çok uzun zamanlardan beri Hazar Denizi’nin ve Kafkas Dağları’nın kuzeylerinde çok geniş topraklara sahiptiler. “ Asaların ( Asya adamları – Asyalılar ) nerede otur­duklarını belgelemeye gerek yok. Ptelemaeus onları bu bölgelere, Don Nehri’nin ( Eski İsveççe: Tanais ) doğusuna koyu­yor. Bunu Sturlesson da doğruluyor. Oden ve onun geldiği yer konusunda Latin ya­zarlardan bilgi aldığına dair bir veri bu­lunmuyor. Tüm Türkler diğer pek çok ak­raba halklar gibi göçebe idiler. Büyük bir olasılıkla, o nedenle “ gezgin – göçer ” an­lamındaki İbranice schut ( Latince: Vagar i) sözcüğünden esinlenilerek Schyther ( İskitler ) olarak anılmışlardır. Buna bağlı olarak da tüm ülkeye Grekler ve Romalı­lar tarafından Scythia ( İskitya ) adı veril­miştir. İzlanda yazılarında da bizim atala­rımızın kendi küçük ülkelerine Swithiod denirken, bundan farklı olarak oraya Svithjot Hin Mikla ya da Stora Sverige ( Büyük İsveç ) deniyordu. Oden Almanya üzerinden yola çıktı ve önce Almanya’da durdu. Oradan Holstein üzerinden Dani­marka’ya geçti ve İsveç’te durdu. Niha­yet bu uzun yolculuklarının sonuna geldi. Buralara birer oğlunu kral olarak bıraktı ve yanlarına beraberindekilerden büyük gruplar verdi. Bu, Sturlesson’un kendi an­latışıdır ve neden Almanca, Danca ve İs­veççenin temelde aynı dil oldukları konusunda tam bir neden sunar, İngilterelile­rin ataları Anglosaksonların kökeni de aynı şekilde Oden’e uzanır. Onların dille­ri de aynı Türklerin ve Asyalıların dilinin bir dalıdır. Durhamlı Rahip Simeon, Simeon Dunelmensis, aynı yerlerden Schlesvig’e Oden’in Sceaf isimli 9 kuşak gerisinden atası zamanında bir göç oldu­ğunu inanılır bir şekilde anlatıyor. Bu kuşkusuz olağanüstü efsanevi bir konu­dur. Troysden Hift. Angl. Ser. T. i. Björner ve başkalarının, Oden’in beraberinde o kadar çok kalabalık bir halk getirmediği görüşünde olduklarını biliyorum. Onun gelişiyle dil de değişebilecekti. Ancak Sturleson bize bambaşka bir manzara çi­ziyor. Onun anlatımına göre, Oden yanı­na ülkenin tüm kayıtlarını ya da yüksek hâkimleri almıştı ve bu şekilde çok sayı­da erkek halkı götürmüştü. Kuşkusuz, bu kez de daha sonraki diğer İskit göçlerin­de olduğu gibi hareket etmişlerdi.

Bizim atalarımız Oden’in yoldaşları Türklerdir. Bu konuda elimizde yeterli belge var. Onları Traklar ya da Getler olarak göstermek isteyenler var. Böyle düşünebilirler. Eleştirme gereği duymu­yorum. Tersine, kişisel olarak, bu açıkla­nan tanıklıklara güveniyorum. Benim vardığım sonuçlar değişmiyor. Çünkü bunlar da aslında Türklerle bir serüveni olan halklardır. Liderlerimiz rahatlıkla, atalarımızı Türkler ve Göçerler ( Tattare: Tatar sözcüğünden esinlenilerek kullanıl­dığı sanılıyor. İsveç’te eskiden göçer, gezgin halka verilen aşağılayıcı ad. Bun­lar, kimine göre Tatar kökenliler, kimine göre Çingene kökenliler, kimine göre Al­manya’dan ya da Rusya’dan gelen as­kerler, kimine göre işsiz güçsüz dolaşan, değişik kökenlerden sosyal bir grup. A.G.) olarak gösteriyorlar. Ancak bazı dürüst kişilerin ve hatta asil kişilerin buna öfkelendiklerini biliyorum. Onlar bu köke­ni yeterince onur verici bulmuyorlar. Bir tarihçinin en önde gelen rehberi ve ama­cı gerçektir: Bu şekilde onur kazanmak çok daha iyidir. Kendini ve yandaşlarını yalanlarla kandırmak; işte asıl bu tuhaf bir onursuzluktur. Bir de, kim Türklerin öteki halklardan daha az onursuz bir halk olduğunu söyleyebilir ki ! Eğer onur sağlayan koşullar olarak zaferler ve ülke fe­tihleri görülüyorsa ( ki, yapılan kabaca budur ) Türkler ve Tatarlar kadar bu ko­şulları yerine getiren fazla halk yoktur. Çin bir Tatar eyaleti, tüm Asya, Arabistan, hepsi Türklerin silahlan karşısında eğildi­ler. Hatta Roma, evet hemen tüm Avru­pa, Hunlar ve Tatarların önünde titredi. Uzun zaman karanlık ve bilgisizlik içinde yalpaladığımız bir gerçektir. Diğer halklar da kendi barbar dönemlerini yaşadılar. Öte yandan bizim atalarımızın ne oldukları da bizi çok az ilgilendiriyor, yeter ki, biz kendimiz şerefli ve saygıdeğer olalım. Romalılara gösterilen hayranlık ol­dukça yersizdir. Onların ataları soyguncu ve zalimdirler. Bugün de eski alışkanlıklarından, Oden, Romulus, Bellerophon ve Indatyrse’den coşku duyabiliyorlarsa, bu onların acemi gelip acemi kaldıklarını gösterir. Onur verici olup olmadığı endi­şesi olmadan söyleyelim, Oden ve ya­nındakiler Türk idiler.

Bu tümceyi olduğu gibi kabulleniyor­sak ya da hiç değilse mümkün görüyorsak, bunun sonucu olarak İsveççede Türkçe ile benzerlikler görmemiz kaçınıl­mazdır. (7)

 

Türkçe – İsveççe benzer sözcükler

Prof. Lagerbring kitabında İsveççe ve Türkçe gramer ve sözcük benzerliğini de ortaya koyuyor. Çok sayıda sözcüğün birbirlerine benzediğini belirterek iki yüzden fazla örnek veriyor.

Bugün bile benzerlikleri ortada olan birkaç sözcük sayalım:

Ata – Ätt
Böri ( kurt ) – varg ( “variy” okunur )
Bağır ( göğüs ) – Bog
Borçlu – Borgen
Burç – Burg
Göl – Göl
Göm – Göm
Siper – Spär
Hal – Hälsa
Hakan – Håkan
Kaan – Konung (  kung)
Hej – Hej ( merhaba )
Hayda – Hejdå ( hoşça kal – güle güle )
Kap – Kop
Kedi – Katt
Kiler – Källare
Köy – Koja
Kandil – Kyndil
Mana – Mena
Nam – Namn
Şen – Shön
Su – Sjö
Tepe – Top
Peder – Fader
Kaz – Gås
Kule – Külle
Gülle – Kula
Erlik – Ärlig
Öküz – Oxe

Snorre Sturlesson – Edda

İsveç’in ilk tarih profesörü Sven Lagerbring’in kaynağı olan Snorre Storlesson, İzlanda önderlerinden Sturla Thordarson’un oğludur. 1179 yılında doğmuş ve 3 yaşındayken Latin okulunda eğitime başlamış ve ünlü bir hukukçu, tarihçi ve ozan olmuştur. 36 yaşında İzlanda’nın saygın “ lagman ( yasa adamı – hâkim, kadı ) ” ve “ storman  (reis, muhta r )” adı ve­rilen önderlerinden biri oldu. Pek çok kez Norveç’e giderek Norveç kralının sara­yında bilim ve edebiyat ile uğraştı, İzlan­da’da ayaklanma ve huzursuzluklar baş gösterdiğinde Norveç kralının şiddet kul­lanmasını önlemek ve barışçıl yollarla so­runu çözmek için İzlanda’ya döndü. An­cak ne bağımsızlıkçılara ne de Norveç kralına yaranabildi. Bağımsızlıkçılara destek olduğu gerekçesiyle öldürtüldü. Öldürenler de en yakınındaki İzlandalı işbirlikçilerdi.İzlanda ve İskandinavya anlatılarını, destanlarını ve tarihi olayları topladığı Edda eseriyle ün yapmıştır.


Snorre Sturlesson

2004 yılında Snorre Sturlesson ve eserleri hakkında araştırma yapan din ta­rihçisi ve Gävle Üniversitesi Öğretim Görevlisi Olof Sundqvist, Sturlesson’un hiç­bir sahteciliğe düşmeden bu eserlerini yazdığını söylüyor. Sundqvist 14 Mart 2004 tarihli Svenska Dagbladet gazete­sinde şöyle diyor: “Snorre Sturlesson’un Kuzey kralları tarihini kurarken ( Kunga Sagor – Kıral Anlatıları. “ Sag a”, sözcük anlamı olarak  “masal ” demektir. Ancak İzlanda’da bu, “ anlatılan destanlar, tarih ” anlamına gelir. Sözlü destanları yazıya dökmüştür. A.G.) anlattığı Ynglinge Saga 1100′lü yılların bir Hıristiyan şiiri değildir. 800′lü ya da 900′lü yıllardan gelen eski bir destandır. 800 yıl önce İzlanda’da ya­şayan en bilgili kişilerden biri olan Snorre’nin bunları uydurmuş olabileceği dü­şünülemez. O aynı zamanda mükemmel bir kültürel terbiye almış olan bir hukuk­çuydu. Öte yandan İzlandalılar kendi ta­rihlerini bilirler. O, herhangi sahte bir şey­le onların karşılarına çıkamazdı.

Sundqvist’in söz ettiği “ Ynglinge Saga ”nın ilginç birkaç yerine göz atalım:


Snorre’nin Kral Masalları, Ynglinge Masalı (Ynglingesagan)


2. Bölüm
Asya’da, Don Nehri’nin ( Tanakvist ) doğusundaki ülkeye Asaland ( Asa ülkesi, Asy a) ya da Asa hem ( Asa Yurdu ) denir­di. Buradaki baş kaleye de Asgård ( As­yalılar kalesi ) deniyordu. Buraya bir ön­der egemendi. Adı Oden’di.

5. Bölüm

Kuzeydoğudan güneybatıya doğru uzanan ve İsveç’i ( Svitjod ) diğer ülkelerden ayıran büyük bir dağ vardır. Bu da­ğın güney yamacı Türkiye’den ( Türkland ) uzak değildir. Burada Oden in çok geniş mülkleri vardır.

11. Bölüm

Sveigder ülkeyi babasından devraldı. Tanrılar yurdunu ve ilk Oden’i ziyaret et­me sözü verdi. Kendisiyle birlikte on iki yoldaş dünyayı dolaştı. Türklerin ülkesi­ne ( Turkland ) ve Büyük İsveç’e ( Svitjod det stora ) geldi. Orada pek çok akrabası­nı buldu. Bu yolculuk beş yıl sürdü. Sonra İsveç’e ( Svitjod ) geri dön­dü.

Ve Snorre Sturlesson’ un ünlü EDDA’sından bazı bölümler:

Giriş (Prolog)
1.Her şeyi yapabilen tanrı önce gökyü­zünü ve yeryüzünü ve onları izleyen her şeyi yarattı. En son soyların kaynağı olan iki insan yarattı, Âdem ile Havva. Onların soyları çoğalıp tüm dünyaya yayıldı. Ne var ki, zamanla halk ile halk arasına ay­rımlar girdi: Bazıları iyi ve doğru inançlıy­dı ama pek çoğu dünyanın zevklerine daldı ve tanrının emirlerine karşı geldi. Tanrı o nedenle dünyayı ve orda yaşa­yan her şeyi kabaran sularda boğdu. Salt Nuh’un gemisinde olanlar kurtuldu. Nuh Tufanı’ndan sonra sekiz kişi hayatta kal­dı. Bunlar yeniden dünyayı kurmaya ve burada yaşamaya başladılar ve bunlar­dan yeniden soylar türedi. Yeniden her şey eskisi gibi oldu. Dünyada yaşayan insanlar çoğalınca zenginlik ve şöhret peşinde koşmaya başladılar, tanrıyı din­lemez oldular, hatta öyle ileri gittiler ki, tanrının adını ağızlarına almaz oldular. Bu durumda onların çocuklarına tanrının göz kamaştırıcı eserlerini kim anlatacak­tı ? O zaman tanrının adını unuttular. Tüm dünyada, yaratıcıları hakkında bilgi­si olan kimse kalmadı. Ama dahası, tanrı onlara yine de dünyadan zevk alabilme­leri için bol nimetler, zenginlik ve refah verdi. Dünyayı, havada ve yerde gördük­leri her şeyi anlayabilmeleri için onlara akıldan pay verdi. Onlar bunun ayrımına vardılar. Dünya ve dört ayaklı hayvanla­rın ve kuşların bazı konularda aynı özel­likleri olduğunu gördüler ve değişik yapı­larda yaratılmış olmalarına karşın bunun nasıl olduğunu merak ettiler. Bir özellik şuydu: Dünyanın yüksek yaylalarında bir yeri kazınca su çıkıyordu. Derin vadilerdekinden çok kazmaya da gerek kalma­yabiliyordu. Aynı şey dört ayaklı hayvan­larda ve kuşlarda da geçerliydi. Baştan da ayaktan da aynı derinlikten kan gelebiliyordu. Başka bir özellik şuydu: her yıl yerden otlar ve çiçekler çıkıyor. Aynı yıl hepsi soluyor dökülüyordu. Hayvanlar ve kuşlarda da öyleydi. Her yıl saçlar ve tüyler çıkıyor sonra da dökülüyordu. Bir üçüncü doğa özelliği: Yeri açıp kazınca en üstteki katmanda bitki çıkıyordu. Kaya ve taşlar, canlıların diş ve kemiklerine benziyordu. Bunlar, yer yaşıyormuşçasına birlikte duruyorlardı. Biliyorlardı ki, yer inanılmaz yaşlıydı ve çok güçlü bir yapı­ya sahipti. Tüm canlıları doğurmuş ve beslemişti.

Ölenlerin sorumluluğunu da o almıştı. Bu nedenle ona isim vermişler, tüm soylarını ondan saymışlardı. Aynı şekilde akrabalarının izlerini sürdüler. Yüzyıllardır yer aynı yer, gök cisimleri ay­nı gök cisimleriydi. Ancak gök cisimleri­nin gidişi değişiyordu. Bazılarının yolu daha uzun, bazılarının daha kısaydı. Bu tür şeyler onlara gök cisimlerini kendi is­teğine göre yöneten birinin olduğunu düşündürdü. O çok güçlü kuvvetli olmalıydı. Ve yaratılan ana parçalara egemen oldu­ğuna göre, gök cisimleri yaratılmadan önce var olması gerekiyordu. Gök cisim­lerine egemense, onun uzantısı olarak güneşin ışınlarına, havanın çiğine, yerin yeşillenmesine ve aynı şekilde havanın rüzgârlarına ve denizlerin fırtınalarına da egemen olması gerektiğini açık seçik gördüler. Onun ülkesinin nerede olduğu­nu bilemiyorlardı ama tüm dünyada ve uzayda her şeye, gök cisimlerine ve de­nize ve rüzgârlara egemen olduğunu dü­şünüyorlardı. Tüm bunları kolay anlata­bilmek ve akılda tutabilmek için her şeye bir ad verdiler. Halkın ayrı yönlere dağıl­ması ve konuşulan dilin dallara ayrılması nedeniyle, bu inanış da pek çok değişikliklere uğradı. Ama bir dünyasal anlayış­la her şeyi kavradılar. Çünkü ruhsal bil­gelik mutlak değildi. Her şeyin bir maddeden oluştuğunu anladıkları kanısındaydılar.

2.Dünya üçe ayrılmıştı. Güneyden ba­tıya uzanan ve Akdeniz’e giren parçaya Afrika adı verilmiştir. Bunun güneyde ka­lan bölümü kızgın güneşten cayır cayır yanar. Diğer parça batıdan kuzeye ve denizin içine uzanır. Buraya Avrupa ya da Enea denir. Kuzey kıyıları o denli so­ğuktur ki, orada ne ot çıkar ne de kimse yaşar. Kuzeyden ve doğu yanından ta güneye uzanan parçanın adı da Asya’dır. Dünyanın bu bölümü hoş ve güzeldir. Her yeri bitkilerle örtülüdür. Her yerde al­tın ve değerli taşlar vardır. Orası aynı za­manda dünyanın ortasıdır. Orası, öteki parçaların her yerinden daha güzel ve iyi olduğu gibi, halkı da armağanları, bilgeli­ği, güçleri, güzellikleri ve her türden bili­miyle ünlüdür.

3.Dünyanın ortasının yakınlarında bi­zim Turkland ( Türk Ülkesi, Türkiya, Türki­ye ) dediğimiz yere, en gösterişli yapı ya­pıldı ve yurt kuruldu. Buraya Troja ( Truva ) dendi. Burası diğerlerinden çok daha fazla büyütüldü, masrafa bakılmaksızın, el sanatlarına önem verildi. Orada on iki krallık ve bir krallar kralı vardı. Her krallı­ğa bir bölge düşüyordu. Kentte on iki bey ( aşiret reis i) vardı. Bu beyler, yiğitlikte her bakımdan, dünyanın gelmiş geçmiş tüm diğer erkeklerinden çok daha üstündüler. Orada Munon ya da Mennon isimli bir kral vardı. O Krallar kralı Priamus’un kı­zıyla evlendi. Kızın adı Troan idi. Tror ad­lı bir oğulları oldu. Biz ona Tor diyoruz. O Trakya’da Lorikus isimli bir dük tarafın­dan yetiştirildi. Ne var ki, dokuz yaşın­dayken babasının silahını devralmak zo­runda kaldı. En yakışıklı oydu. Meşeyle fildişinin kıyaslanamayacağı gibi, diğer erkeklerin arasında ona bakmaya doyul­mazdı. Saçları altından güzeldi. On iki yaşına bastığında gücü tam yerine gelmişti. On ayı postunu yerden kayırabili­yordu. Sonra kendini yetiştiren dük Lorikus’u ve karısı Lora ya da Glora’yı öldür­dü ve kendisini, şimdi bizim Trudheim dediğimiz, Trakya ülkesi için çalışmaya verdi. Daha sonra ülkeden ülkeye gez­meye başladı. Dünyanın tüm parçalarını tanıdı. Tek başına dünyanın en çılgın sa­vaşçılarını, devlerini, çok büyük bir ejder­hayı ve pek çok yaban hayvanı yendi. Dünyanın kuzeyine doğru bir yerde falcı bir kadınla karşılaştı. Adı Sibil idi. Biz ona Siv diyoruz. Onunla evlendi. Siv’in süla­lesi hakkında anlatacak bir şey bilmiyo­rum. Kadınların içinde en güzeliydi. Saç­ları altın gibiydi. Oğullarının adı Loride ol­du. Babasına benzedi. Onun oğlunun adı Einride oldu. Onun oğlu Vingetor, onun oğlu Vingener, onun oğlu Moda, onun oğlu Mage, onun oğlu Seskef, onun oğlu Bedvig, onun oğlu, bizim Annan diyebileceğimiz Athra, onun oğlu İterman, onun oğlu Heremod, onun oğlu, bizim Sköld diye çağırdığımız Skajdun, onun oğlu, bi­zim Bjar dediğimiz Bjaf, onun oğlu Jat, onun oğlu Gudolf, onun oğlu Finn, onun oğlu, bizim Fridleif dediğimiz Friallaf. Onun da bir oğlu vardı. Adı Voden idi. Biz ona Odin diyoruz. O bilgeliği ve becerile­riyle ünlüydü. Karısının adı Frigida’ydı. Biz Frigg diyoruz.

4.
Hem Odin hem de karısı çok dil bili­yorlardı. Bu bilgeliğiyle dünyanın kuzeyinde onun adının çok yüksek tutulacağı­nı ve tüm kralların hepsinden daha fazla onurlandırılacağını anladı. Bu onda Tür­kiye’den ayrılma isteği uyandırdı. Arka­sında, genç, yaşlı, kadın, erkek, kalaba­lık bir grupla yola çıktı. Yanlarında çok değerli şeyler vardı. Hangi ülkede, nere­den geçerlerse geçsinler haklarında öv­güyle söz ediliyordu. Onların insandan çok tanrılara benzedikleri söyleniyordu. Saxland’a ( Saksonya, Sachsen, Niedersachsen, Sachenaltau: Almanya’nın do­ğu ve kuzey bölgeleri ) gelinceye dek dur­madılar. Odin burada uzun bir süre ko­nakladı ve buraların büyük bir bölümünü egemenliği altına aldı. Ülkenin korunma­sını üç oğluna verdi. Birinin adı Vegdeg idi. Çok güçlü bir kraldı. Doğu Sakson­ya’ya hükmediyordu. Onun oğlu Vittergils’di, onun oğulları Hengets’in babası Vitta ile bizim Svipdag dediğimiz Svebdeg’in babası Sigar’dı. Odin’in oğulların­dan bir diğerinin adı Beldeg idi. Biz ona Balder diyoruz. O bizim şimdi Västfalen ( Westfalen ) dediğimiz ülkenin sahibi ol­du. Onun oğlunun adı Brand’dı, onun oğ­lu, bizim Frode dediğimiz Frjodigar’dı. Onun oğlu Freovin’di. Onun oğlu Vigg’di.

Onun oğlu, bizim Gave diye çağırdığımız Gevis’ti. Odin’in üçüncü oğlunun adı Sige’ydi. Onun oğlu Rere’ydi. Bu aile de şimdi Frankland ( Fransa ) dediğimiz ülkeye egemen oldu. İşte Völsungar ( Völs oğulları ) adıyla anılan hanedan bunlardan geliyor. Bunlardan da çok sa­yıda, büyük soylar türedi. Odin daha son­ra yolunu kuzeye doğru sürdürdü ve Fteidgotaland’a ( Danimarka’da Jutland. A.G. ) geldi. Burada canının istediği her şeyle uğraştı. Sonra burayı oğlu Sköld’ün korumasına bıraktı. Onun oğlunun adı Fridleif idi. Sköldsungar ( Sköldoğulları ) soyu da bunlardan geliyor. Onlar Danimarka kralları oldular. O zaman Reidgotaland denen yerin adı şimdi Jutland.

5. Oden, kuzeye doğru yolunu sürdür­dü. Bugün Svitjod ( İsveç A.G. ) dediğimiz ülkeye geldi. Oranın kralının adı Gylfe idi. Aslar denen Asyalıların geldiğini du­yan Gylfe hemen davrandı ve onları karşılamaya çıktı. Odin’e baş eğerek ülkesi­nin egemenliğini sundu. Nereden geçseler bu mutluluk sürdü ve buralara mutlu yıllar ve barış geldi. Herkes onların barış ve mutluluk gibi şeyler üzerinde denetim­leri olduğunu düşünüyordu. Nedeni, bü­yüklerin, onların hem güzellikte hem de mertlikte diğerlerinden apayrı yapıda ol­duklarını görmeleriydi. Odin, oraların kendileri için çok güzel ovalar ve çok iyi bir ortam olduğunu düşündü. Kendine, şimdiki adı Sigtuna ( Stockholm yakınla­rında A.G. ) olan güzel bir kale kent seçti. Orada beyleriyle ( aşiret reisleriyle ) Truva’dakine benzer bir düzen kurdu. On iki beyini ülkenin yasalarına göre yönetmek üzere kente yerleştirdi. Her yere, Türk geleneklerine uygun ve eskiden Truva’da var olana benzer, adalet getirdi. Daha sonra kuzeye doğru yola çıktı. Tüm kara­ları çevirdiğini düşündükleri denize dek geldiler. Bugün Norveç denilen bu yere de oğlu Säming’i kral yaptı. Håleygja Anlatısı’nda ( Håleygjatal ) belirtildiği gibi, tüm Norveç kralları, vezirleri ( Jarl: Baş­bakan ) ve diğer büyük adamlar onun so­yundan türemişlerdir. Odin’in yanında, kendinden sonra gelecek olan ve şimdi isveç ( Svitjod ) Kralı olan oğlu Yngve var­dı. Onun soyundan gelenlere de Ynglingler ( Ynglingar ) denecekti. Asyalılar bu ül­kede kendilerine eşler buldular. Oğulları­na eşler seçtiler. Ve Saksonya ( Saxland ) ve kuzeyinde soyları sayıca güçlendi. Dünyanın kuzey bölgelerine yayıldılar. Asyalıların dili tüm bu ülkelerin içinde ko­nuşulan dil oldu. Ataların, kayda geçirilen tüm adları bu dilleri izledi. Ve Asyalılar dillerini de birlikte dünyanın bu bölgeleri­ne, Norveç ( Norge ), İsveç ( Svidjod ), Da­nimarka ( Danmark ) ve Saksonya’ya ( Saxland ) taşıdılar. Ve İngiltere’de şimdikinden değişik bir dilde verilmiş olan es­ki yer adları ve isimler olduğu görülür.(8)

İskandinav ve Türk Mitolojileri arasında benzerlikler var

İskandinav Mitolojisi ile Türk Mitoloji­si arasında da pek çok benzerlik görüyo­ruz.
Oden’in iki kargası ( ya da kuzgunu ) ve iki kurdu vardır.
Kargalarının isimleri “Hugin” ile “Munin”dir. Hugin, “istekli” ya da “düşünce” demektir. Munin, “başkalarını düşünen” ya da “hafıza” anlamına gelir. Munin, “ne olduğunu”, Hugin, “ne olacağını” ifade eder. Böylece Odin’de sembolleşen ger­çeği ve düzeni sağlarlar. Bunlar dünya üstünde uçarlar ve Odin’in kulağına gördüklerini fısıldarlar, o nedenle Oden’in her şeyden haberi vardır. Oden’in kurtlarının adları da “Freke” ve “Gere”dir. Freke, “mızrak saplayan”, Gere ise “obur” demektir. Oden, kendine sunulan tüm etleri onlara verir. Kendisi şarabı yeğler. Odin’i kurt ve kargalarıyla birlikte göste­ren bu resim bize hemen Türkler hakkın­daki bir Çin söylencesini anımsatıyor.

Prof. Dr. Bahaddin Ögel, Türk Mitolo­jisi adlı eserinin 1. cildinin 13. sayfasında “1. Kurttan türeyiş efsanelerinin Ortaasya’da ilk defa görünüşü” ara başlığıyla şunları anlatıyor:

“Wu-sun’lar, MÖ 174′ten önce, Çin’in batısındaki Kansu Eyaleti’nde oturuyor­lardı. Batılarında da, yine kuvvetli bir devlet olan Yüe-çi’ler vardı. Yüe-çi’ler, MÖ 174′ten önce Büyük Hun Devleti’nin meşhur hükümdarı Mao-tun (Mete) ve az sonra da oğlu tarafından mağlup edilin­ce, yurtlarını bırakıp Batı Türkistan’a git­mek ve orada Kuşan Devleti’ni kurmak zorunda kaldılar. MÖ 140 senelerinde sonra da, daha doğuda yaşayan Wu-sun’lar batıya kaymışlar ve bilhassa bugünkü Tanrı dağları bölgesinde, Yüe-çi’lerin boş bıraktıkları yerlere yerleşmişlerdi. MÖ 119 senesinden önce, Çin kay­naklarının verdikleri haberlere göre, Hun hükümdarı Wu-sun kralına hücum etmiş ve onu öldürmüştü. Haberlerin elimize biraz daha geç gelmiş olmasına rağmen, bu olayın daha önce meydana gelmiş olabileceği de düşünülebilir, işte Çin tarihleri bu olayı anlatmağa başlarlarken, şöyle bir hikâyeyi de araya sıkıştırmak­tan geri durmaz:

“Wu-sun’ların kralına Kun-mo derler. İşittiğimize göre, bu kralın babasının Hunların batı sınırında küçük bir devleti varmış. Hun hükümdarı, bu Wu-sun kralına taarruz etmiş ve Kun-mo’nun babası olan bu kralı öldürmüş. Kun-mo da, o sı­ralarda çok küçükmüş. Hun hükümdarı ona kıyamamış. Çöle atılmasını ve ölü­mü ile kalımının kendi kaderine bırakıl­masını emretmiş. Çocuk çölde emekler­ken, üzerinde bir karga dolaşmış ve ga­gasında tuttuğu eti ona yavaşça yaklaşa­rak vermiş ve uzaklaşmış. Az sonra ço­cuğun etrafında, bu defa da bir dişi kurt dolaşmaya başlamış. Kurt da çocuğa ya­naşarak memesini çocuğun ağzına ver­miş ve iyice emzirdikten sonra yine ora­dan uzaklaşmış. Bütün bu olan biten şeyleri, Hun hükümdarı da uzaktan sey­redermiş. Bunları görünce, çocuğun kut­sal bir yavru olduğunu anlamış ve hemen alıp adamlarına vermiş. İyi bir bakımla büyütülmesini emretmiş. Çocuk büyüyerek bir yiğit olmuş. Hun hükümdarı da onu ordularından birine komutan yapmış. Gittikçe gelişen ve başarı kazanan çocuğa gönül bağlayan Hun hükümdarı, babasının eski devletini ona vererek, onu Wu-sun kralı yapmış…”

Tarihin eski ve karanlık çağlarından bir uğultu ile gelen bu mitolojik ses, bize böylece Ortaasya’daki ilk “kurt efsanesi”ni haber veriyordu. Dikkat edilirse, ef­saneye sebep olan olaylar, Büyük Hun Devleti içinde geçmiş ve yine bu devletle ilgili tarih haberleri içinde yer almıştır. (De Groot, II, s. 23)(9)

Türk mitolojisinde bunun gibi, hayat ağacı ya da taşı, kral kurban etme, keçi, inek, at… birçok benzerlik bulmak müm­kün.


Prof. Thor Heyerdahl (1914-2002) onaylıyor


Norveçli ünlü seyyah, arkeolog, antropolog Profesör Thor Heyerdahl, ilginç yöntemiyle tüm dünyanın ilgisini çeken gezgin bir bilim adamıdır. Çok tartışılan tezlerini yaşama uygulayarak, kendisi yaşayarak kanıtlamaya çalışmıştır. Ex­pedition Kon-Tiki, Aku-Aku, Expedition Ra, Fatuhiva – Tillbaka till Naturen (Doğaya Dönüş), De första sjöfararna (İlk Denizciler), Tigris – På spaning efter vårt ursprung (Dicle – Köken Arayışımız), Gåtan Maldivinerna (Maldivinlerin Gizemi), I Adams fotspår (Adem’in İzinde), Jakten på Odin (Odin’in Peşinde) isimli eserleri vardır.(10)

2001 yılında yazdığı Odin’in Peşinde kitabı ne yazık ki son eseri olmuştur.(11) Heyerdahl yine aynı metodu kullanmış, Odin’in izinde Karadeniz’in kuzeyine se­yahat etmiştir. Profesör Thor Heyerdahl, Oden’in ve As halkının Karadeniz’in yu­karısında, Don nehrinin doğusunda baş­kent Asov’da yaşadıkları tezini sınamak istiyordu.

Thor Heyerdahl’in ekibinde salt İskandinav bilim adamları değil, Rus ve Azeri araştırmacı ve tarihçiler de vardı. Salt İskandinav mitolojisi, İzlanda masalları değil, Doğu Avrupa kaynaklarını ve İngiliz vakayinamelerini de kullandılar. Asov’da Snorre Sturlesson’un verdiği bilgileri sınadılar. Asar (Asyalılar) ya da diğer isimleriyle Alaner (Alanlar)’ın gerçek bir halk oldukları sonucuna vardılar. Vaner (Vanlar) de Doğu Türkiye’de Ağrı Da­ğı eteklerinde Van gölü kıyılarında Urartu’da yaşayan bir halk idi. Odin ise aslın­da tanrı değil akıllı, bilge bir şamandı. Kuzeyliler onun “Tanrılar Evi’nden gelen bir tanrı olduğuna inanmışlardı.

Thor Heyerdahl, Odin’in halkı Asların (Asar) Massagetler ve Alanlarla aynı halk olduğunu gösteren bir Rus araştırmasından bahsediyor. Buna göre, Hazar Denizi’nin doğusunda Horezm’de Türkiye’den göçen bir halk yaşar. Onların Tor ya da Tur gelenekleri vardır.

Rus Araştırmacı L. S. Tolstova’ya gö­re Horezm’de Karakalpaklar ve Özbek aşiretleri arasında pek çok soy, şecere söylencesi vardır. Peridon (Feridon), topraklarını üç oğlu arasında paylaştırmıştır. Amu-Derya Irmağı’nın kuzeyini oğlu Tur’a vermiştir. Bu bölgede eskiden Do­ğu İran dili konuşan göçerler yaşardı. Bu, Saka ve Massaget aşiretleri daha önce Turan ya da Tur olarak anılırlardı.
L. S. Tolstova şu savı öne sürüyor: “Günümüzün Tur (Turan) halkının etnik akrabalığı ve coğrafik bölgesi konusunda kuşkumuz yok. Bunlar Horezm, Sogdiana, Margiana ve Bakria’dan göçen İskit aşiretleridir. Saka ve Massagetlerdir.”

“Horezm’de Turan denilen halk, Türk ve Türkmenistan ile bağlantılıdır. Türkis­tan’da yaşayan Kazak ve Özbek halkları Tur (Tor) soyundan gelmektedirler.”

Heyerdahl’in Rus kaynaklarına göre, Tur/Tor söylencesi, Fars dilleri konuşan aşiretlerde eski bir gelenektir. Bunlara göre ataları Traetaon’dur. Traetaon dün­yayı üç oğlu arasında paylaştırmıştır. Tur, Turan halkların atasıdır. Saimira, Sarmatların atasıdır. Arya, Aryanların atasıdır.

Bu durum, kutsal kitaplardaki Nuh ve oğulları Ham, Sam ve Yafes olayına da benzetilmektedir:

Nuh = Traeton
Ham = Tor/Tur: Turan halkların atası
Sam = Saimira: Samilerin (semit) atası
Jafes (Yafet) = Arya: Arilerin atası
(Jafet’i Turan halkların babası sayan­lar da var. Örneğin, Arap bilgin El Gardizi gibi…) (12)

Odin, Tor gibi Kralların tanrılaştırma­sı olayını da yalnız iskandinavya’da değil Mezopotomya ve Mısır gibi yerlerde de görmekteyiz. Heyerdahl de “Asar” sözcü­ğünün “Asyalı” demek olduğunu kabul ediyor. Azeri sözcüğünü de buraya bağlı­yor. Azov’un As-hov = Asyalıların sarayı, Turk, Turki, Turkland gibi sözcüklerin As­yalıların kral/tanrılarından “Tyr’den türediği gibi benzerliklerini yineliyor. Bir grup kuzey tanrısına verilen “Vanir/Vanlar” sözcüğünü Van gölü ve civarında konu­şulan Vani diline bağlıyor.

Profesör Thor Heyerdahl adresi de, kaleyi de, akrabalarının izini de bulduğu­nu düşünmektedir. Karşıtları ise Heyer­dahl’in pseudo (uyduruk) araştırmacı ol­duğunu öne sürüyorlar. Kendilerini saf­kan “Viking” görenler için, hele yıldırımlar saçan Odin’i sarışın üstün ırkın tanrılar tanrısı; elindeki çekiçle düşmanları tirtir titreten kahraman Tor’u en yaman savaş­çı tanrı; akıllı, yakışıklı ve kocaman er­keklik organıyla hep sevişmeye hazır Frej’i (Frö = Tohum) bereket tanrısı bilen­ler için, bu tür kitaplar kabul edilemezdi. İsveç’te Profesör Heyerdahl’in tüm kitap­ları anında İsveççeye çevrilip yayımlan­mıştı. Ne var ki, Jakten på Odin (Odin’in Peşinde) bugüne dek çevrilmedi ve ya­yımlanmadı.

Azak Denizi’nin kuzeyinde Don Nehri’nin doğusunda Asov kenti ve Asov Kalesi. Haritalar Asov Müzesi’nde bulunuyor.

Heyerdahl, burada arkeolog Kathari­na Lorvik ile yaptığı incelemelerde bir mezar bulmuştur. Kazılarda çıkardıkları eşyalar arasında İskandinavya’dakilere tıpatıp benzeyenler vardır. Örneğin, aşağıdaki ceset üzerinde çıkan kemer tokaları gibi.

Kitap yayımlanınca büyük tartışma yarattı. Heyerdahl ve taraftarları arkeolo­ji, tarih, yer adları, dilbilim (lingvistik) ve kökenbilimi (etymologi) metotlarından yararlanarak bilimsel bir araştırma yaptıklarını öne sürerken, karşıtları bu araş­tırmaya “pseudo (uyduruk)” araştırma adını taktılar. Dilbilimci Even Hovdhaugen, Kuzey uzmanı Else Mundahl, din tarihçisi Gro Steinsland, arkeologlar Christian ve Anne Stahlberg ortak bir eleştiri yazarak Profesör Thor Heyerdahl ve heyetinin yazdıklarının modern din tari­hi araştırması ve kökenbilimle ilgisiz kur­gular olduğunu, onların yeterli arkeolojik metot bilgilerinin olmadığını, gerekli ar­keolojik donanıma sahip olmadıklarını, İzlanda masallarını 1600′lü yıllarda oldu­ğu gibi baştan sona doğruymuş gibi oku­duklarını savundular. Vardıkları sonuç şuydu: Bu yapıt ne araştırmadır, ne de modern verilere dayalı bilgi kitabıdır.

Stian Bromark ve Dag Herbjörnsrud isimli iki araştırmacı gazeteci yazar ise, 2005 yılında Norge – et lite stykke verdenshistorie (Norveç, küçük bir parça dünya tarihi) isimli 464 sayfalık koca bir kitap yazdılar. (13), Heyerdahl ve onun dayandığı metot ve sonuçların doğru olup olmadığını araştırdılar. Norveç değerlerinin ve İskandinav mitolojisindeki sembollerin nerelerden geldiğini irdelediler. Odin hakkında anlatılanları da bu bağlamda ele aldılar. Sonuç olarak tutu­culuk ve önyargılar nedeniyle Heyerdahl’e saldırıldığı görüşünde birleştiler. Heyerdahl’in vardığı sonuçlardan Nor­veçlilerin onur duyması gerektiğini
sa­vundular.


Runik Yazılar Türk Kökenli

İskandinav Türk akrabalığını gözler önüne seren bir diğer gelişme de Türk araştırmacıların İskandinav “runik” yazı­larını okumaya başlamalarıdır. Araların­da bilimsellik ve metot konusunda bazı anlaşmazlıklar olmasına karşılık, iki isimden söz etmeden geçmeyelim: Kazım Mirşan ve Turgay Kürüm…

Her ikisi de İskandinav runik yazısını okuduklarını söylemektedirler. Sayın Mirşan’a da Heyerdahl’e yöneltilenler gibi eleştiriler geldiği gözleniyor. Ancak kim tarafından, ne zaman ve nasıl kanıtlanırsa kanıtlansın, runik yazının Odin ile İskandinavya’ya geldiği ve Türk kökenli olduğunun kanıt­lanması ve İskandinav araştırmacılar ta­rafından da benimsenmesi, tarihin yeni­den yazılmasını gerektirecek bir devrim olarak görülebilir. Şu anda en azından runik yazının Odin ile İskandinavya’ya geldiğini İskandinavlar da yadsımıyorlar.

Sayın Turgay Kürüm’ün çalışmaları ve sanal ortamda (web sayfalarında) ya­yımladığı yazılar, runik yazılarla da ilgilenen Norveçli Profesör Thor Heyerdahl’in dikkatini çekmiştir. 13 Aralık 2000 tarihin­de yazdığı bir mektupta, Odin’in Peşinde kitabından söz etmiş ve aynı konuda hazırlamakta olduğu İngilizce bir kitaba Kü­rüm’ün runik yazılar konusundaki görüş­lerini katmak istediğini bildirmiştir. Bu da tarafsız ve önyargısız İskandinav bilim adamlarının ortak görüş hedefine doğru attıkları ilk adım olarak görülebilir. Ancak, değerli profesör Thor Heyerdahl’in yaşa­mı İngilizce kitabını bitirmeye yetmedi. Bu mektup yine de İskandinav ve Türk araştırmacılar arasında ortak çalışmalar yapılabilmesinin ilk tohumu olabilir. Böylece bu dost halklar, tarihin tozlu yaprak­ları arasında sıkışıp kalmış akrabalık ve dostluk bağlarıyla yeniden kucaklaşabileceklerdir.
______________________________________________________________________________________________